..
(...)uykusuyla büyülenmiş güzelliğine, efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens. Çok uzaktan, çok uzaklardan, tam yüzyıl sonrasından baktı.
Sonra kararını verdi: Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.
Uyandırdığında bu sevdanın, bu büyünün, bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış, birkaç söz, bir dokunuş her şeyi bozacaktı. Sevmek sonsuzluktu, sevmek kesin bir sessizlikti,
sevmek uzaklıktı, sevmek dokunamamak, erişememek, sevişememekti.
Ya da yüzyıllardır böyle öğretilmişti sevmek.
Öte yandan sevmek göze almaktı, sonuna
dek girmekti,gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu Prenses uykusundan
uyandığında, ya da uyanır uyanmaz onu eskisi gibi sevmeyecekti, sevemeyecekti. Çünkü sevmek sessiz ve tek başına bir şeydir. Sevmek yalnızlıktır. Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu. Onu uyandırmaktan korkuyordu.
Eskisi kadar sevemeyecekti, belki de hiç sevemeyecekti. Çünkü arada o orman, o karanlık, o geçitvermez, o yeşermekten kararmış orman olmayacaktı artık. İşte yatağının ucuna dek gelmişti. Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.
Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi? Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilir miydi? Sevmenin zahmetini, birlikte omuzlanacak olan zahmetini yüklenebilir miydi?
Paylaşmaya, tartışmaya, özveriye, anlayışa gereksinen iki kişilik bir ilişkiyi göğüsleyebilir, götürebilir miydi?
Tüm bunları onu uyandırmadan bilemezdi.
Uyandırmaksa kazanmak da olabilirdi, yitirmek de...
Her şeyi iki dudağının arasında taşıdığı öpücüğe bağlıydı şimdi, iki dudağının arasında yüzyıllık bir masalı taşıyordu.
Prensesin yüzyıl beklemiş dudaklarına o masal öpücüğünü kondururken böyle karmaşık duygular içindeydi işte.
Sevmek imkansızlıktı.
murathan mungan / kırk oda