6 Mayıs 2008 Salı
mayıs sıkıntısı
ama her şey
öyle garip bir dengede ki,
kıldan ince sicim üzerinde yürüyen cambaz gibi,
her şeyi bir arada tutmaya çalışıyorum.
zor,
ya sol elimdekini düşürür gibi oluyorum,
ya sağ...
ya da kendi dengemi yitiriyorum.
aşağı bakamıyorum
çünkü belirsizlik korkutucu.
.
her şey,
bir üflesem dağılacak gibi,
sanki o'na bir üflesem,
tuzla buz olacak
paraşüt çiçeği misali...
9 Mart 2008 Pazar
her şey siyah! dış etkenler, bir kere daha okudunuz canıma
deli gibi aşık olduğum,
en çok istediğim adamla beraberken,
nasıl oluyor da kendimi
dünyanın en yalnız kadını gibi hissediyorum?
korkunç!
6 Mart 2008 Perşembe
senin, orada oldugunu bilerek...

telefona baktım.
"ne bakıyorsun ters ters" dedi telefon.
"bugün ben yokken hiç aradı mı" dedim.
"aramadı" dedi.
"iyi" dedim.
"hem senin cep telefonun var, arasa oradan arar" dedi.
"haklısın ama" dedim,
"nedense beni evden de arasın, evde olmadığımı bile bile arasın, sonra cep telefonumdan arasın, evden aradım bulamadım desin, evden aradım bulamadım derken, o ev lafını evimiz gibi bir vurguyla söylesin, benim içim ısınsın, sanki o benim kadınımmış sanayım, aldanmış olmama boşvereyim, hayal ettiğimi gerçek sanayım, mesela bana kaçta geliyorsun desin, mesela falanca saatte diyeyim, o saate kadar saniyeleri sayayım, saniyeler benim sabırsızlığımı saysın, mesela ona; saatimi sattığım parayla bir demet sarı gül alayım, o bana saatini neden sattın demesin, eylül rengi gözleriyle baksın, gülün sarısı gözlerinde yankılansın, gözleri öpüşlerimde kapansın, mesela kahverengi kahverengi sevişelim, eflatun eflatun kanayalım, mavi mavi konuşalım, mesela gelirken rakı getir desin, buz var mı acaba diye de mırıldanarak düşünsün, üşüsün, acıksın, ağlasın; ısıtayım, doyurayım, güldüreyim, mesela ellerine bir çaresizlik gibi döküleyim, onun için ekmek parası kazanayım, çaresizliklerimdeki bütün şimdiki zamanları öldürsün, mesela alnımı öpsün, dudaklarımdaki bütün aşk cümlelerini çürütsün, ben yeni cümleler kurayım, kuramazsam da götürüp beni dar-ül aceze`ye bağışlasın..."
ugur özakıncı
29 Şubat 2008 Cuma
"S"
bir ruh yakıştıramıyorum bu bedene
YürüyorumYolumu kesen bir yaşlı kadın
Ellerindeki çiçekleri bana uzatıyor
Gülümsüyorum kibarca, “Teşekkür ederim, istemiyorum...”
“Allah sahibine bağışlasın” diyor
Tepem atıyor
Hâlbuki lafın gelişi
Yüz adım daha atıyorum
Bir banka oturuyorum
Yanımda bir yaşlı kadın
“Pek de güzelsin, Allah sahibine bağışlasın”
Somurtuyorum
Kalkıyorum sinirlenerek
Nedir yaşlı kadınlarla alıp veremediğim diye soruyorum kendime
Evet, yaşlanma fobim olabilir ama bununla bir ilgisi yok
Sinirleniyorum...
Ne demek “sahibine bağışlasın”!
Bıdı bıdı feminist bir yazı karalamak da değil amacım
Ben daha kendime bile sahip çıkamazken, neden başkası bana sahip çıksın?
Ya da kendimi bulmaya çalışıyorken niye bir sahibim olsun?
Tüm uğraşım kendi kendime ait olabilmeyi başarmakken,
Attığım her adım biraz daha bağımsız olabilmek adınayken
En sevdiğimi bile, onun mutluluğu için bırakabiliyorken
Neyin, kimin sahibi?
Ben kendi savaşımdayken, niye sahip çıkmıyor bu sahibim bana!
Teyzeler, size sesleniyorum: Bir sahip aranıyorsa eğer, o da yine benim!
Kim en başından beri yanımda ki benim, kim tüm gelgitlerime rağmen başından sonuna kadar benim yanımda? Yine ben...
Aidiyet yoksunluğu büyütüyorum içimde
Hiçbir yere ya da hiç kimseye ait hissetmiyorum kendimi
Ne bir şehre, ne bir ülkeye, ne aileme
Yalnız ben varım, en başından beri
İçimden bazı parçalar birilerine ait yalnızca
Bir parçam deli gibi aşık olduğum adama...
Bir parçam dostuma...
Ama bütünün sahibi yine benim!
Görmediğim bir varlık da değil...
Tepemin tasını attırmasınlar benim :)
Daha küçücükken öğrendim, en sevdiğim oyuncakları, en sevdiğim arkadaşlarıma vermeyi... Düşündüm ki, en sevdiğim oyuncaklarımdan ayrılmak beni olgunlaştırır, büyürüm zamanla. Hem, onlaron mutluluğu için en sevdiğim şeylerden vazgeçmeye değerdi...
Yıllar geçti, bir şey değişmedi, hâlâ aynı miniğim...
kaçmak istediğim sen değilsin, kafam !
25 Şubat 2008 Pazartesi
gökten kaç elma düşse bu masal gerçek olur ?
bir varmış bir yokmuş... deme!
içime dokunuyor...
can yücel
.
aslına yine sadık kalarak, nil'e*
19 Şubat 2008 Salı
mutsuzluğum ve yanlış seçimlerimle mutluyum !
"Mutluluğunuz seçiminizdedir"
Her ne kadar kahve seçimlerinden bahsetse de bu başlık,
biraz ruh halimden olsa gerek başka şeylere kaydı benim aklım...
biraz ruh halimden olsa gerek başka şeylere kaydı benim aklım...
Yanlış seçim yapan herkes mutsuz mu olmak zorundadır?
Mutsuzluk da seçimlerimizde midir?
Her doğru seçim yapan mutluluğu garantiler mi?
Doğru seçimler yapıp da mutsuz olan biri hiç mi yoktur?
Ya benim doğru seçimim yanlış olansa...
Peki ya öyle bir noktadaysa insan ve seçim yapamıyorsa... O zaman ne olacak ?
Starbucks, nasıl olur da bir şeyi seçmenin yükünü bu kadar ağırcasına insana bindirebilir? Dava ediyorum !Seçimlerimden dolayı beni mutsuzluğa ya da mutluluğa mahkum ettiği için !
bıkıyorum bazen bu insanlardan
12 Şubat 2008 Salı
if you can't sleep, give up trying
göze alamıyorsan, uyandırma beni uykumdan

.
.
(...)uykusuyla büyülenmiş güzelliğine, efsanesinin güzelleştirdiği yüzüne uzun uzun baktı Prens. Çok uzaktan, çok uzaklardan, tam yüzyıl sonrasından baktı.
Sonra kararını verdi: Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.
Uyandırdığında bu sevdanın, bu büyünün, bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış, birkaç söz, bir dokunuş her şeyi bozacaktı. Sevmek sonsuzluktu, sevmek kesin bir sessizlikti,
sevmek uzaklıktı, sevmek dokunamamak, erişememek, sevişememekti.
Ya da yüzyıllardır böyle öğretilmişti sevmek.
Öte yandan sevmek göze almaktı, sonuna
Sonra kararını verdi: Aradan yüzyıl geçse de uyandırmayacaktı onu.
O gün gelse de.
Uyandırdığında bu sevdanın, bu büyünün, bu tılsımın bozulacağını biliyordu çünkü; bir bakış, birkaç söz, bir dokunuş her şeyi bozacaktı. Sevmek sonsuzluktu, sevmek kesin bir sessizlikti,
sevmek uzaklıktı, sevmek dokunamamak, erişememek, sevişememekti.
Ya da yüzyıllardır böyle öğretilmişti sevmek.
Öte yandan sevmek göze almaktı, sonuna
dek girmekti,gidebilmek yürekliliğiydi. Biliyordu Prenses uykusundan
uyandığında, ya da uyanır uyanmaz onu eskisi gibi sevmeyecekti, sevemeyecekti. Çünkü sevmek sessiz ve tek başına bir şeydir. Sevmek yalnızlıktır. Onu eskisi kadar sevemeyeceğinden korkuyordu. Onu uyandırmaktan korkuyordu.
Eskisi kadar sevemeyecekti, belki de hiç sevemeyecekti. Çünkü arada o orman, o karanlık, o geçitvermez, o yeşermekten kararmış orman olmayacaktı artık. İşte yatağının ucuna dek gelmişti. Duman inceliğinde bir boşluk dolanıyordu yüreğini.
Arada ne ormanın, ne de yüzyılın karanlığı olmadan onu nasıl sevebilirdi? Bu kadar büyük sorumluluğu yüklenebilir miydi? Sevmenin zahmetini, birlikte omuzlanacak olan zahmetini yüklenebilir miydi?
Paylaşmaya, tartışmaya, özveriye, anlayışa gereksinen iki kişilik bir ilişkiyi göğüsleyebilir, götürebilir miydi?
Tüm bunları onu uyandırmadan bilemezdi.
Uyandırmaksa kazanmak da olabilirdi, yitirmek de...
Her şeyi iki dudağının arasında taşıdığı öpücüğe bağlıydı şimdi, iki dudağının arasında yüzyıllık bir masalı taşıyordu.
Prensesin yüzyıl beklemiş dudaklarına o masal öpücüğünü kondururken böyle karmaşık duygular içindeydi işte.
Sevmek imkansızlıktı.
murathan mungan / kırk oda
11 Şubat 2008 Pazartesi
10 Şubat 2008 Pazar
papatya fallarına kaldı işimiz :)
*bir arkadaşımın söylediğine göre, buradaki kız beni andırıyor(muş)
9 Şubat 2008 Cumartesi
kokun sinmişken üstüme, özlüyorum
"lacivert, mor, sarı, pembe"
mutsuzluk, dikey ve yatay formda
yeteri kadar arınmadık mı
8 Şubat 2008 Cuma
kurtulmak istemiyorum
5 Şubat 2008 Salı
check, please !
karanlık saatler
bazen...........gerek
derin sularda inci tanesi aramaya
cesaretin kaldıysa
hala benle aşktan konuşmaya
söyle canım sevgilim
hayat bize oyun oynuyor olabilir mi
yorgun gibi bir halin var
duyguların karışık olabilir mi
bugün son günmüş gibi
dolu dolu yaşamak istiyorum ben
her ne çıkarsa yoluma
selam verip yürümek istiyorum ben
sil baştan sevmek gerek bazen
hayatı sıfırlamak
sil baştan sevmek gerek bazen
her şeyi unutmak
.
şebnem ferah / sil baştan
temporary things
çok anlamlı olabilirdi: tükenmekteyiz,gitmek zorundayız, çagrılmadan geliriz.
ama konuşmak ve anlaşamamak,
ve bir an bile kavuşamayan ellerimiz,
yıkmakta bunca şeyi: kalıcı değiliz.
ilk adımlarımızı korkutur yabancı işaretler,
bir çarpı işareti parçalar bakışmaları,
istenen, yalnızlıklarda eriyip gitmememiz.
sana
kaç kere... 2 kere 2, 4
neredeyiz
4 Şubat 2008 Pazartesi
geç kalınmış hayatlara
tanrısını yitirmiş aşk

Aşk ayrılıklarla bitmez, gün gelir her biri başka bir nedenden başka bir zamanda ölür tıpkı insanlar gibi. Bir de ölümsüz aşklar vardır Cortazar’a karısının duyduğu aşk gibi. Bir mümin nasıl inanıyorsa ölümden sonra hayata, o aşklar da sanki ikinci bir yaşamsa, değişik bir boyutta sürdürür ömrünü. Bunun için inanç gerekir, sevdiğine ve kendi sevgisine neredeyse ilahi bir teslim oluş. Kimisi şanslıdır hiç yitirmez inancını, kimisi de yolun bir yerinde bazen ani bir darbeyle bazen yavaş yavaş biriken işaretlerle kaybederler imanlarını. İşte o zaman sonu gelir aşkın, artık bir daha dirilmez. Ve en acıklısı, en sarsıcısı böylesidir bütün kayıpların içinde. Yoksa Julian Barnes’ın ustalıkla anlattığı gibi romanlarında, ne kıskançlık ne sadakatsizlik veya ne de terk edilmektir her şeyi tüketen. Yalnızca inandıklarının hayal olduğunu görmektir; “tanrı”sını yitirmiş gibi bir boşluğa düşer insan.İşte o zaman “Aşk vesaire”dir dilinizde kalacak olan.
Rengin Soysal
sadığım yine nil'e :))
iyi şeyler birdenbire olur
kendimde değilim, yetmez mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
































