12 Ekim 2007 Cuma

o'nu aldattığını düşünürken, kendini aldatanlara ithafen


Hastalıklı Sorumluluklara Aldanış

Öksürerek uyandı. Yataktan doğruldu. Yanındaki kadına baktı. Kısık gözlerini odada gezdirdi. Kafasını sola çevirerek tekrar kadına baktı, hatırlamıyordu. Ne ismini, ne de dün geceyi… Diliyle damağını yokladı, ağzını şapırdattı. Dün geceden kalan içkinin metalik ve kekremsi tadını damağında hissetti. Kadın uyuyordu. Sağ bacağını yataktan sallandırdı. Hâlâ başı dönüyordu. Bugün günlerden neydi? Bu kaçıncıydı? Bir otel odasında olmalıydı… Sol bacağını da diğerinin yanına götürdü. Yerde kadının mor dantelli külotunun altına gizlenmiş olan donunu aldı. Hızlıca giydi. Odaya girer girmez bir çırpıda çıkarıldığı, çıplak vücutlara ulaşmak için ilk önce onun feda edildiği belli olan gömleğini kapının dibinden kaldırdı. Alt iki düğmesi çözülmemişti bile. Pantolonu yatağın kadın tarafında, ayakucundaydı. Kadını uyandırmamak için küçük bir adım attı ve pantolonuna uzandı. Göz göze gelmek istemiyordu. Yediği haltları somutlaştırmayı sevmezdi. Pantolonunu giydi. Ceplerini yokladı. Her şey yerli yerindeydi. Dün gece hiçbir şey yaşanmadığına kendini inandırabileceği tek şey, cebindekilerdi. Onlar, dün gece bu otel odasına gelmeden önce bıraktıkları yerde, hiçbir şey olmamışçasına duruyorlardı. Derin bir nefes aldı. Ağzı hâlâ ekşiydi. Ceketini kapıp odadan çıkmak üzereydi ki, kravatını unuttuğunu fark etti. Elleriyle saçlarını kaşıyarak kravatına bakındı. Kravatın, kadının yorganın dışındaki elinde bağlı olduğunu gördü. Uyandırma riskine giremezdi. Kollarını yılgınlıkla aşağı düşürürken derin bir iç çekti. Bu kravatı, o almıştı. Arkasını döndü, kapıyı sessizce açtı, kapadı ve dün gece yaşananları o odada bıraktı.

Lobiye indi, saat henüz erken olduğundan dünkü resepsiyonist hâlâ işinin başındaydı. Resepsiyonistin yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. Adam, görmezden geldi. Mesafeyi korumak istercesine sesini kalınlaştırdı. Odanın hesabını kapamak istediğini söyledi. Kredi kartını uzattı. İşlemler yapılırken o hiç istemediği sessizlik anını duydu. Bu bekleyiş süresinin sağır edici sessizliğinin bozulması gerekiyordu, hep öyle olurdu. Resepsiyonistin olası bir laubaliliğine fırsat vermemek için adam konuştu.
- Saat kaç?
- 7 efendim.

Bitmişti. Çok kolay atlatmıştı. Dün geceye dair en ufak bir şey konuşulmadan, bu sessizlik sona ermişti. Artık imzalaması gereken yerlere fiyakalı imzasını atabilir, bilmem kaçıncı kez geldiği bu otelden ayrılabilir, hiçbir şey yaşamadığına kendini ikna edebilir, vicdanını rahatlatabilir ve yoluna devam edebilirdi. Ne yazık ki, düşündüğü gibi olmadı. Resepsiyonist;
- Hanımefendi daha odadalar mı?

Bir an durdu. Bu ne zevzeklikti! Ne demek “daha odadalar mı?”! Bu soru da nereden çıkmıştı… “Evet, odadalar. Saatlerce seviştikten sonra onu bırakıp gizlice çıkıyorum odadan, tüyüyorum. Hem de kaçıncı defa!” Bunu mu duymak istiyordu?! Yine bir derin nefes aldı. Sakinliğini koruması gerekiyordu.
- Evet. Henüz uyanmadı kendisi. Eğer mini bardan bir şey kullanırsa, kendisi ödeyecek.
Küstahlıktı bu söylediği. Kendisi de biliyordu. Yalnızca, resepsiyonistin sorusunu parayla ilişkilendirmenin, kendisini bu durumdan kurtaracağını düşünüyordu. Nitekim öyle de oldu. İmzasını attı ve çıktı.

İstiklal Caddesi’ni yürüdü. Şehir, kendini güne hazırlıyordu. Başı ağrımadığı için şanslı saydı kendini. Üstüne yapışan şu kokudan bir an önce uzaklaşmak istiyordu. Marmara Oteli’nin önünden bir taksiye bindi.
- Ayazağa’ya lütfen.
Kimseyle konuşacak hali yoktu. Sabah sabah şoförün çenebazlığına da katlanamazdı.
- “Lütfen müziğin sesini kısar mısın? Başım ağrıyor çok. Ses istemiyorum.” dedi kabaca. Böylece kestirip attı bu olasılığı da.

İşyerine vardığında bir iki kişi dışında henüz kimse gelmemişti. Üst kata, ofisine çıktı. Ofisindeki özel banyosunda elini yüzünü yıkadı. Dişlerini fırçaladı. Dolabından temiz gömlek ve kravat çıkardı. Üstünü değiştirdi. Masasının başına geçti. Kendine demli bir çay ve çift kaşarlı tost söyledi. “Gelirken bugünkü gazeteleri de getiriver Zarife Hanım” diye de ekledi.

Pantolonunun cebinden kapalı olan cep telefonunu çıkardı, açtı. O’nu aradı.
- Günaydın hayatım, nasılsın?
- …
- Yolculuk… İyiydi işte, her zamanki gibi… Uçakta telefonumu kapamışım, sonra da dalgınlıktan açmayı unutmuşum, kusura bakma sevgilim.
- …
- Sevindim canım, yoğun bir gün seni bekliyor desene.
- …
- Akşamı mı? Unutmadım tabii ki… Alileri de çağıralım… Sevin’i görmeyeli uzun zaman oldu.
- …
- Hay aklınla bin yaşa aşkım!
- …
- Ya ne oldu biliyor musun? Toplantıdan sonra kaldığım otelde senin bana aldığın kırmızı kravatı unutmuşum, aradım oteli, gören olmamış. Herhalde odayı temizlerken biri aldı. Kızdım önce, sonra da çok üstelemedim. Canları sağ olsun…
- …
- Haklısın canımın içi, ben de üzüldüm çok… Seni çok seviyorum, akşama görüşürüz canım. Müsait olduğunda ara beni, ihmal etme çok, özledim.

Telefonu kapadı. Yoğun bir güne hazırdı artık. Vicdanını rahatlatmıştı. Günün koşuşturması içinde diğer kadınların varlıklarını eritebilir, işadamı maskesine bürünebilirdi. Üstelik bu sefer yalan söylemesi de gerekmezdi, gerçekten işi başından aşkındı.

Akşam olunca o’nunla buluştu. Genç ve güzel denebilecek nişanlısının yanında çok sevdikleri dostları Alilerle keyifli bir akşam yemeği yediler. Bir iki kere telefonu çaldı. “Uff bu saatte işle hiç uğraşamam, kesin bir şey çıkaracaklar” dedi ve telefonunun sesini kıstı. Siyaset, edebiyat camiasının son durumu ve sözde entelektüel eleştirileri rakı sofralarının vazgeçilmez mezesiydi. “O” ve Sevin, masayı toparlamak için ayağa kalktı. Elinde tabaklarla uzaklaşan o’na baktı. Yakışıklı yüzünde, dudağının sol köşesinde muzır bir kıvrılma belirdi. Ali eğildi…
- Oğlum, dün akşam neredeydin! Telefonun da kapalıydı, Allahtan çabuk uyandım da bir şey çaktırmadım…
Güldü. Cevap vermedi. Ali, bir şeyler daha söyler gibi oldu ama “o” ve Sevin geldiler. Ali sustu.

O, genç ve yakışıklı nişanlısının yanına oturdu. Adamının gözlerine aşkla ve güvenle baktı. Yanağına, yumuşak ve dolgun dudaklarıyla en şefkatli öpücüklerinden bir tanesini kondurdu. Adam gülümsedi. O’nun kulağına doğru yaklaştı. Kokusunu içine çekti. Fısıldadı;
- Tapıyorum sana, güzel kadınım benim...
O, gülümsedi. Gelecekteki kocasına güvenle sarıldı. Korkusuzdu, kollarındaydı. Ali umursamazca kafasını sağa sola salladı.

Adam, yemek bitiminde doğrudan evine gitti. Telefonunun sesini açtı. Kendisini arayanlara bakarken Rüya’nın ismini gördü. Kısa bir telefon konuşmasının ardından kanepesine oturdu. Yakışıklı yüzünün yarısı sokak lambasıyla aydınlanıyordu. Diğer kısmı ise, ruhu gibi karanlıktaydı. O’nu düşündü. Kaç yıl olmuştu… Büyük sözler vermişti. Birçok kişi için geri dönülebilir, ama onun için geri dönülemez sözlerdi bunlar. Geri dönmek isteyen yoktu zaten. Arkasında koca bir geçmiş vardı. Seviyordu da onu, kimse aksini iddia edemezdi. Bu sadece… Bu sadece… Kendisi de bunun ne olduğunu bilmiyordu.

Yüzlerce sevişme, adını bile hatırlayamadığı kadınlar, farklı dudaklar, farklı vücutlar, farklı odalar. Hep aynı kahraman. Unutulamaz ama unutulmaya mecbur geceler. Kırılan dişi kalpler. Hep aynı fiyakalı gülüş. Terli bedenler, boşa verilmiş, içi boşaltılmış sözler, kelimeler… Anlık istekler, cezbedici iniltiler, derin hazlar, hazlardan keskin düşüşler, büyük ama geçici tutkular... Ama o’na karşı sorumluydu. Üzerinde taşıdığı onlarca farklı kadın kokusuna rağmen, o’na karşı sorumluydu. Bu uğurda kırdığı dişi kalplerin bir önemi de yoktu… Bazen düşünürdü, sorgulardı bu hastalıklı sorumluluk duygusunu… Ama içindeki ses kendi için, kendi sağlığı ve mutluluğu için bir şeyler yapması gerektiğini söylemeye başladığı anda, sorumluluk duygusu baskın gelirdi.

Vazgeçmek istemezdi de… Tenindeki yüzlerce sevişmenin izinden o’nu yanağından öperek arınırdı. Rahatlatırdı vicdanını… O da olmasaydı, kim dayanabilirdi bu suçluluk duygusuna! Kapı çaldı. Gelen Rüya’ydı. Tüm güzelliğiyle karşısındaydı. Kadını, kolundan hızlıca kavradı, kendine doğru çekti, kapıyı kapadı. Ellerini kadının saçlarının içinde kaybederek, dudaklarına yapıştı, ısırdı. Kadının elbisesinin renginin önemi yoktu. Kokusunu bile anımsamıyordu. Tek bildiği ismiydi. Ve kadın, güzeldi; çok güzel. Kapının yanında, duvara yasladığı kadının kulağına fısıldadı…
- Tapıyorum sana, güzel kadınım benim...

Nefesleri birbirine karıştı, sözler anlamlarını yitirdi yine.



blueness / 19 Agustos 2007

H2O2 dedi ki...
Tanıdık anlar, tanıdık olaylar. Ellerine sağlık. Okurken hem keyif aldım hem de canım yandı.
nil dedi ki...
"göndermelerini" yerim...
Kapatılmışsınız ama yalnız değilsiniz. Açık sokaklarda yürüyüp de tutsak olan "niceleri" var. Halil Cibran / İnsanoğlu İsa

Hiç yorum yok: