11 Ekim 2007 Perşembe

kızıl yalnızlık

Telefon çaldı. İrkilerek uyandı, daha uykusunun başındayken… Ayılmamaya çalışırcasına, gözleri kapalı, elleriyle telefonunu aradı yorganın altında. Gözlerini araladı, telefonuna baktı. Tüm gün boyunca ondan haber almayı bekledikten sonra, bu saati mi bulmuştu arayacak! En uykulu sesiyle yanıt verdi; söylediklerini algılamakta güçlük çekiyordu. Saat kaçtı? Neredeydi tüm gün boyunca? Sorularını soramadan telefon kesildi. Uykulu haliyle bile derinden hissedebileceği bir öfke duydu. Oldum olası uyandırılmaktan nefret ederdi. Ama buna rağmen uykusunu o böldüğü için, içinde bir yerlerde mutluluk hissetti. Telefonun kesildiğini anımsayınca sinirli haline büründü tekrardan. “Zaten sadece o istediğinde ona ulaşabiliyorum” diye homurdandı. Telefonunu bir hışım başucundaki sehpaya koydu, yorganı kafasına çekti.

Gözlerini kapadı ve zihninde dolaşan şarkıya bıraktı kendini:
“Tanrı’nın unuttuğu bu kentte, cennetten düşen bir manzara gibi, özledim seni.”
Kulağına fısıldadığını hayal etti. Yanında olmasını ne kadar da özlemişti! Yorganının çıplak vücuduna değdiği noktalarda onun ellerini hayal etti. Ne de güzeldi elleri… Yıllar geçmesine rağmen ona dair her şeyi, tüm canlılığıyla anımsıyordu. Yüzü belirdi hayalinde, uzun zamandır bu kadar yaklaşmamıştı varlığına. Yastıktaki kokusunu duymaya çalıştı. Tekrar duyabilmek için onun o sıcak kokusunu ya da ensesindeki tüyleri havalandıran nefesini, her şeyini verebilirdi. “Bunları düşünmemeliyim” diye geçirdi içinden. Gözlerini açarak döndüğü gerçeklikte, kızgınlığını hissetti yeniden. Hiddetle yorganı fırlattı üstünden. Haykırarak tepindi yatağında. Bacaklarını hırsla sallıyor, hissettiği mutluluğun geçici ve yüzeysel olduğuna kendini inandırmaya çalışıyordu. Durdu, nefes nefese kalmıştı. Gözlerini tavana dikti. Tam düşüncelere dalacakken, sirkelendi. Geçmişi irdeleyerek bir geceyi daha uykusuz geçirmeye niyeti yoktu. Doğruldu, derin bir nefes aldı. Yatağından kalkarken soğuk mermere değen ayaklarıyla ürperdi. Yerdeki sabahlığını geçirdi üstüne. Masasına yöneldi. Sigara paketine uzandı. Kurumuş dudaklarının arasına aldı sigarasını. Çakmağını aradı gözleri, bulamadı. Dağınıklığına bir kez daha lanet ederken mutfağın yolunu tuttu. Ocağı yaktı, içine çektiği derin bir nefesle sigarasını tüttürdü. Kuru dudaklarına yapışan sigarayı eline aldı. Su almak için buzdolabının kapağını açtı. Kapakta dizili boş su şişelerine baktı bir süre. Aynı şeyi o yapsa nasıl da söylenirdi… “Ne kadar boşmuş” diye düşündü kapağı kapatırken. Odasına geri döndü.

Pencere önündeki yerini alıp, camı araladı. Ne zaman uykusu kaçsa, kendini burada buluyordu. Çoğu gece, dışarı bakarak sabahı ediyordu. Öfkesiyle aşkının bu kadar iç içe geçebilmesini anlayamıyordu. Şu aralar ne kadar sık düşünüyordu onu. Sebepsiz yere aklına gelmesine alıştığı bile söylenebilirdi. Hiçbir şey düşünmemeyi istedi. Eskiden gözlerinin daldığı bir anda, boşluğa düşermiş gibi hissederdi kendini. Tutunamaz, sığınamazdı bir yere, kayıp giderdi boşlukta. O an, hiçbir şeyi düşünmemeyi başarabildiği andı. Kaç yıl olmuştu o duyguyu hissetmeyeli... Ah bir olsaydı, yaşasaydı yine o anlardan birini, aklını boşaltıp, temizleseydi zihnini, yenilenmez miydi baştan sona! Cama vuran yağmurun sesiyle kendine geldi. Ürpertisini geçirebilmek için eliyle kolunu sıvazladı. Tenine değen ipekle kendini iyi hissettiği sırada sigarasının iyice uzayan külü, ayak parmaklarına düştü. “Hay aksi!” diye söylendi yüksek sesle, ayağını silkerken. Sigarasını söndürdü. Onu unutabilmek için başka şeylere ihtiyaç duyması, onu yine öfkelendirmişti. Masasına, yine açık unuttuğu bilgisayarının başına geçti. Günlerdir ara vermeden yazıyordu. İlgili, ilgisiz, bölük pörçük, uzunlu kısalı yazılar karalıyordu. Başkaları için belki bir şey ifade etmezdi yazdıkları ama o, kendisiyle boğuştuğu bu döneminde, bir tek kalemine tutunabiliyordu. Yeni bir sayfa açtı, ilk satırını yazdı…
“Seninleyken ben, ‘ben’ olmaktan korkuyorsam, biz, ne kadar gerçek olabiliriz?” Duraksadı. Canevinden vurmuştu bu soru onu. Uzun zamandır hiç olmadığı kadar dürüsttü kendine karşı. Kendisi olmaktan korkuyordu. Dişçiye, işe, alışverişe, arkadaşlarına gitmekten, dışarı çıkmaktan korktuğu gibi; o’ndayken de kendisi olmaktan korkuyordu. Daha otuzuna girmemişti bile; yapması gereken, yapmak istediği yığınla şey dururken, sırf kendisi yüzünden her şeyi ertelemeyi huy edinmişti. Radyoda çalan şarkıyı fark etmesiyle, hesaplaşmasından sıyrıldı. Bu parça hep onu hatırlatırdı.
“Komik” diye düşündü; “Muhtemelen o duysa sevmeyecek bile; ben de mi sevmesem?” Çoktandır benimsediği öfkesine sığındı yine;
“Hayır, sırf o sevmediği için bile sevebilirim!”
Nasıl olsa onun sevmediğini düşünmek bile, ucundan da olsa onu hatırlatacaktı. Keşke, keşke onu, anımsadığı hızla unutabilseydi de… Her şey ne kadar da kolay olurdu.
“Kolay olan ne var ki zaten!” diye yakındı kısık sesle.

Ardından düşünmeye başladı hayatında gittikçe zorlaşan şeyleri… Yalan söylememek eskisinden daha zordu, sevmek, bağlanmak, hele de kopmak daha da zordu. Bir de seçim yapmak… Evet, sanırım en zoru buydu onun için. Basit seçimler yapabildiği zamanları hatırladı. Çikolatalı dondurma mı yeseydi kaymaklı mı, gece dışarı çıkarken mavi elbisesini mi, yoksa kırmızıyı mı giyseydi? Ya da, daha on yaşındayken sordukları “büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna, bir çırpıda “arkeolog” diyebilseydi cesurca.
“Seçimlerimiz ne zamandan beri başkalarının hayatlarını etkilemeye başladı?”
İkinci satırını da yazmıştı… Seçimlerinin sonucunu, sadece kendisinin göğüslemesinin hafifliğini hissetmeyi özledi.
“Başkalarını üzmeseydi seçimlerim; başlamak ve sonlandırmak bu kadar güç olmazdı.”

Taşınabilir bir hayatı olsaydı keşke. Her üzüldüğünde yer değiştirip, başka bir yaşama intibak edebilirdi. İstediği ölçüde bencilce davranabilirdi, sadece götürmeyi arzuladığı parçalarını bavulunda taşıyabilseydi eğer… Hiçbir düzeni benimsemek zorunda kalmadan, gittiği her yerde olmak istediği kişi olurdu, kendini başkalarının düşünceleri ardına gizlenmek zorunda hissetmeden. Hayatı boyunca acımasız olabilmeyi istemişti bir nebze de olsa. O zaman ne bedbinlikten eser kalırdı, ne de yıpranışlardan…

“Can Baba’nın tavsiyesine uyup, yalnızca turuncuya, pembeye ya da cennete ait olurdum.”
Zaten hiç kendini bir şeye ya da birine ait hissetmemişti. Belki de bu aitlik hissinin yoksunluğundandı tüm yalnızlığı. Bir şeye ait olsaydı, kendini bir şeyin parçası gibi hissetseydi kaybolmazdı da… Zira aitliği korur, kanatlarının altına alırdı onu. Gerçi oldum olası kendisini ‘tam’ hissettiren biri çıkmamıştı karşısına.

Hep böyle oluyordu; ne zaman bütünsel bir yazı yazmaya kalkışsa, karaladığı birkaç soruyu takip eden düşünce silsilesinin altından kalkmaya çalışırken buluveriyordu kendini. Yine kızdı kendine. Bilgisayarı uzaklaştırdı. Bir eliyle masanın üzerinde duran aynayı kendisine doğru çekerken, diğer eliyle ışığı yaktı. Sabahlığını omuzlarından sıyırdı. Son zamanlarda çok kilo vermiş, zaten çıkık olan köprücük kemikleri iyice ele gelir olmuştu. Uzun parmaklarını omuzlarında gezdirirken aynadaki görüntüsünü izledi. Ellerini saçlarına götürüp, tokasını çıkardı.
“Nasıl oldu da saçlarımı kestirebildim” diyerek hayıflandı.
Sırf kendine yabancılaşmak için beline kadar uzanan siyah saçlarını kulak hizasında kestirip, kızıla boyatmıştı. Değişen bir şey yoktu, hâlâ aynadaki aksini beğenmiyordu. Hırsla aynayı elinin tersiyle yere fırlattı. Yere düşen aynanın gürültüsüyle alt kattaki komşusunun oğlunu uyandırdığını düşünerek pişmanlık duydu; Ali’nin odası kendi odasının tam altına denk geliyordu. Zaten küçük, büyük attığı her adımın ardından içinde yoğun bir pişmanlık taşırdı. Tekrar çocuk olabilmeyi hayal etti, böylelikle kimse ondan zor seçimler yapmasını beklemezdi.
“Ne kadar ironik… Küçükken kendi seçimlerimi yapabilmek için bir an önce büyüyebilmenin hayalini kurardım. Şimdi ise kararsızlığın duvarlarına başımı vuruyorum.”

Telefonunun çalmasıyla yerinden sıçradı. Gözetleniyormuş hissine kapılıp, açılan göğüslerini apar topar sabahlığıyla örttü. Yerinden telaşla fırlayıp telefonuna yöneldi. Arayanın o olduğunu görünce, saatler süren bocalayışını unutup, kendisiyle hesaplaşmasını yabana atarcasına gülümsedi. Utangaçlığını belli eden titrek bir sesle telefonu açtı. Onca mücadelesine karşın, onun o sıcak, aynı zamanda da bencillik dolu sesine derin bir özlem duyuyordu. Fakat onun hiçbir şey olmamışçasına havadan sudan sözlerini duyunca deliye döndü ve haykırdı: “Sus!”
O, susmuştu.

Hızını alamayıp bağırdı;
“Kendimi aynı anda hem bir ‘hiç’,
hem de ‘her şey’ gibi hissettirmenden nefret ediyorum!”

Hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendini toparlayabilmek için derin bir nefes aldı. O ise hâlâ suskunluğunu koruyordu. Ağlaması durunca, daha fazla dayanamayarak içini kemiren sessizliği yine kendisi bozdu:
“Ne yaptın bugün?”

Tüm öfkesi, hırçınlığı, nefreti, aklındaki sorularla birlikte bir anda uçup gitmişti. Ne yapabilirdi, haksız suskunluğuna bile dayanamayacak kadar çok özlüyordu onun sesini.

blueness
29 Eylül 06

Hiç yorum yok: