12 Ekim 2007 Cuma

hastalıklı beyinlere özlem

Gidiyorum… Denizin üstündeyim, ayaklarımın altı boş. Çocukluğumdan beri denizle büyümüş biri olarak ilk defa duyuyorum denizin kokusunu. Ortaçgil’in dizeleri daha bir anlamlanıyor artık. Gidiyorum… Arkamda koca bir adayı bırakarak. Derin laciverdin ortasında rüzgâr, saçlarımı geriye savuruyor. Saçlarım, gitmek istemezcesine Simi’ye uzanıyor. Ve ben, sırtım Simi’ye dönük, rüzgâra karşı ağlıyorum. Rüzgâr, izin vermiyor gözyaşlarımın yere düşmesine.

Bu büyüleyici adaya ilk gelişim. Daha uzaktan görür görmez beğeniyoruz birbirimizi. O bana en güzel renklerini sunuyor, bense ona hayallerimi… İçim kıpır kıpır, zaten aklımda sen! Karaya adımımı atar atmaz, kapıyorum fotoğraf makinemi ve kendimi, kırmızılı yeşilli eteğimle salınmak üzere Simi’nin daracık sokaklarına bırakıyorum. Renkleriyle büyülüyor beni Simi, kendine âşık ediyor ama ben kanmıyorum. Kalbim bir tek seninle dolu ne de olsa. O çok sevdiğin, bileklerime uzanan yeşil çiçekli kırmızı eteğimle süzülüyorum taş evlerin, ancak 34 numara ayağın sığabileceği merdivenlerin arasında.


Merdivenler çıkıyorum morlu, mavili, yeşilli... Bir kez daha hayran kalıyorum Simi'nin turuncu, kırmızı, pembe, mavi kepenkli evlerine. O bana en güzel renklerini veriyor, bense, onda gördüğüm her şeyi seninle özdeşleştiriyorum… Tek başıma en tepelere çıkarak Simi’yi ayaklarımın altına alıyorum. Usulca itaat ediyor bana. Güçlüyüm; ne de olsa aklımda sen! Seninleyken, ruhumu coşturan yeşil-sarı Fransız filmlerindeyim nasıl olsa. Seni duyumsuyorum. Ellerini, gülüşünü, dokunuşunu… Güneş, akşama doğru şefkatle okşarken Simi’nin başını, ben de onun renklerine karışıyorum. Ne zaman mutlu olmak bu kadar kolay ve bu kadar zor olmuştu? Elimdekilere tutunmak ne zamandan beri böylesine güçleşmişti? Yoksa elimde sandıklarım, hiç benim olmamış mıydı? Her şey hangi ara bu kadar karmaşıklaşmıştı? Her şeyin, turuncu kepenkli evin penceresinde duran fesleğen kadar kusursuz ve basit olması neden bu kadar uzaktı? Ne kadar da çabuk ilerlemiş “her şey”… Hangi ara kaçırdım takibini? Nasıl “her şeyin” tam içindeyken, bir anda dışında kalabildim?

Aklımda, kalbimde, tüm hücrelerimde sen vardın buraya adımımı attığımdan beri. Yine aynı “sen” düşüncesiydi Simi’ye benim gözümde hayat veren ve yine aynı “sen”din kalbimi kemiren. Ve gittin. Bir anda. Ne olduğunu ben anlamadan, sen anlamadan. Elimizde kalan bir minik ‘hoşça kal’la, gittin. Ya da ben gittim.

Şimdi ayaktayım, sırtım Simi’ye dönük. Aklımda yine sen… Farklı boyutlarda, farklı koşullarda ve farklı şekillerde.

Duyumsuyorum, özlüyorum, istiyorum… Bir tek sen görebilirdin kırmızılı yeşilli eteğimle Simi’ye ne çok yakıştığımı ya da bir tek sen anlayabilirdin; lacivert sudaki kırmızı ojelerimin kontrastını, eski kilisenin taşlarında mayışmış kediyi, o çok severek aldığım yüzüğün morunu, duyduğum ıhlamur kokusunu, yeşil kepengin yeşil menteşesinin denizatına benzediğini, ekmekçi kadının sepetindeki onlarca ekmeğin taze kokusunu, rüzgârgüllerini, sünger avcısının ellerindeki nasırları, deniz kenarında oturan iki kadının baş başa vermesini, balkonda uyuklayan ihtiyarı…

Ve evet, bir tek sen fark edebilirdin turuncu panjurların önündeki bir dal yeşil fesleğenin kusursuzluğunu...


Küçük an’lara hayran ben, NiL BeBek’in deyişiyle hastalıklı beynimize şaşırıp kalıyorum. Her şeyi karmaşıklaştırabilen bu hastalıklı beyinlerimiz, bir dal fesleğenin yeşilliğinde bulabiliyor mutluluğu.
Nil’le ben, hastası oluyoruz bu hastalıklı beyinlerin!

Ayaktayım, rüzgâra karşı. Aklımda canlılığını koruyan, ilk gün tadındaki anılar… Kalbimde diğerlerine hiç benzemeyen bir delik, bir yokluk, bir boşluk. Tamamlanmamış olmanın hissettirdiği yarım duygular. Film kahramanımın gittiği şu an sorguluyorum neden hikâyelerimi hep üçüncü şahsın ağzından yazdığımı. Bunu yazamazdım, çünkü bu “ben”im. Simi, herhangi birine ifade ettiğinden çok daha başka benim için. Burnum kaşınıyor. Sen geliyorsun aklıma. Zaten oradasın, nasıl gelebilirsin ki yine… Olsun, yine geliyorsun, defalarca… Burnum kaşınıyor, henüz sahip olamadığım birçok şeyin elimden kayışını hissediyorum. Tutunmak istiyorum ama yalnızca tutmanı bekleyebiliyorum. Kaç dakika, kaç saat, kaç gece bekleyebileceğimi bilemiyorum. Ağlıyorum, herkes rüzgârın işi zannediyor.


Gidiyorum… Keşke ardımda bıraktığım yalnızca Simi olsaydı…
.
blueness
15 Ağustos 2007
nil dedi ki...
diyorum ki acaba sen panjur, ben de fesleğen mi olsak...
ben panjur da olurum, fark etmez!:)

Hiç yorum yok: